İlk turla Fransa’ya gitmek istemenize sebep olacak 7 tane Paris filmi

İlk turla Fransa’ya gitmek istemenize sebep olacak 7 tane Paris filmi

Yazı: Merve Akarsu

Aşk, romantizm, yemek ve moda… “Bu dört kelime size hangi şehri çağrıştırıyor?” diye sorsak, cevabınız ne olurdu? Eğer cevabınız Paris ise kesinlikle doğru cevabı biliyorsunuz demektir. Birçok aşkın hikayesinde büyük rol oynayan Eyfel Kulesi’nden romantik bir gün batımına ne dersiniz? Montmartre veya meşhur Ressamlar Tepesi’nden şehre bakmak istemez misiniz? Her şey emin olun ki bir film karesinden daha çarpıcı. Ama o filmler yok mu? Bize hadi bir an önce Fransa‘ya schengen vizesi alın ve gidin diyen o filmler yok mu?

Kahvenizi alın. Partneriniz ile birlikte misiniz yoksa? Mumlarınızı yakın. Umarım kredi kartınızda yeterli bakiye vardır, çünkü birazdan önereceğimiz filmleri izledikten sonra kendinizi arama motoruna “Paris turu” tarzında bir şeyler yazarken bulabilirsiniz. Fransa şehirleri ile ilgili edindiğiniz çok ilgi çekici bilgiler ve hayallerinizi süsleyen görüntülerle karşılaştıktan sonra sadece Paris değil, Fransa size daha cazip gelecektir. O zaman bir an önce başlayalım! İşte ilk turla Fransa’ya gitmek istemenize sebep olacak 7 tane Paris filmi…

1) Le Fabuleux Destin d’Amelie Poulain (Amelie Poulain’in Muhteşem Kaderi):

Hayata bakış açımı ve gezgin ruhumu keşfetmemi sağlayan filmle başlamak istiyorum. Jean Pierre Jaeunet’in muhteşem ürünlerinden bir tanesi olan bu filmin başrollerini Audrey Tautou ve Mathieu Kassovitz paylaşıyor. Müzikleriyle ruhunuza dokunacak bu filmin her anında kendinizden bir parça bulacaksınız. Filmdeki Fransızca aksanlar hala kulağımda çınlıyor.

Muhtemelen bu filmi birçoğunuz izledi ama ben yine kısaca konusunu buraya bırakıyorum: Amelie hayalleriyle bezediği, kendi masum dünyasında yaşayan çekingen bir kızdır. Anne ve özellikle de babasından yeterinde ilgi göremez. Babası doktordur ve belirli aralıklarla Amelie’yi genel bir muayeneden geçirir. Babasıyla yalnız bu şekilde yakın olabildiğini düşünen Amelie her muayenede aşırı heyecanlanır, bu da babasının, Amelie’nin kalp rahatsızlığı olduğunu düşünmesine sebep olur. Ailesi onu okuldan alır ve evde eğitim vermeye başlarlar. Annesi her hafta Notre Dame’a gider ve bir kardeşi olmasını diler. Amelie tamamen ikinci plana atılmıştır. Ailesinin soğuk tavırları ve annesini kaybetmesinden dolayı yaşadığı travmalar sonucu kendisini birden gerçek hayatın içinde bulur ve kendisini yalnız hissetmeye başlar. Bir gün evden ayrılır, Paris’te bir cafede garsonluk yapmaya başlar. Yeni taşındığı evinde küçük bir kutu bulur ve bu kutuyu sahibine ulaştırmaya karar verir. Amelie kendince bir karar almıştır, kutunun sahibi mutlu olursa hayatını insanlara yardım etmeye adayacaktır, mutlu olmaz ise de yapacak bir şeyler bulacaktır elbet. Araştırmalarının sonucunda kutunun sahibini takip eder ve bir yere saklanıp, kutuyu almasını bekler. Adamın mutlu olduğunu görür ve artık kararını vermiştir. Ertesi gün tren garında yürürken, fotoğraf kabininin altından yırtılmış fotoğrafları toplayan bir adam görür ve ilk görüşte aşık olur. Onu takip etmeye çalışır ama bir türlü yetişemez. Sadece elinde adamın koşarken düşürdüğü kırmızı bir çanta kalır. Bunu ona ulaştırmak için türlü yollara başvurur ve macerası böylece başlar.

Eğer bir gün yolunuz Paris’e düşerse, mutlaka Cafe des Deux Moulins‘e uğrayın derim. Filmden izleri bizzat deneyimlemeniz için mükemmel bir fırsat olacaktır. Notre Dame’ın Kamburu kitabından etkilenenler için vazgeçilmez mekan olan ve bu filmin de ilk sahnelerinde yerini alan Notre Dame Katedrali, “ziyaret edilmesi gereken yerler” listenizde, ilk sıralarda bulunmalı. Amelie’nin ilk görüşte aşık olduğu Nino ile tanıştığı mekan ise Gare De Lest. Belki de siz de hayatınızın aşkını burada bulabilirsiniz, kim bilir?

2) Ratatouille (Ratatuy):

Gastronomi sektörü adına yapılmış en iyi filmlerden biri olduğunu düşündüğüm Ratatouille, Remy isimli bir farenin yaşamını konu alıyor. Mutfak hiyerarşi sistemini ve sektörün zorluklarını da buradan öğrenebilirsiniz. Öyleyse kısaca filmin konusuna bir bakalım: Koku ve tat alma duyuları çok gelişmiş olan Remy, yemeğe çok düşkün bir faredir. Bir gün ailesiyle birlikte yemek ararken, buldukları yiyeceklerin onu tatmin etmediğini farkeder ve daha iyi olanlarını aramaya başlar. Bir ev bulur ve kardeşiyle birlikte eve girerler. Burada yaşayan yaşlı bir kadın vardır ve sürekli  dört Michelin yıldızlı, ünlü bir şef olan Gusto’nun yemek programını izliyordur. Gusto’nun sözlerinden etkilenen ve yeteneğinin farkında olan Remy’nin artık bir hayali vardır, aşçı olabilmek! Kendisine inanıyordur, çünkü Gusto herkesin aşçı olabileceğini düşünmektedir. Ancak karşısında ufak bir sorun vardır, yaşlı kadın Remy’i ve kardeşini farketmiştir. Ondan kaçarlarken yağmur yağmaya başlar ve Remy ve ailesi suların etkisiyle kanalizasyona sürüklenirler. Remy ailesinden farklı bir kanalizasyon borusuna sürüklenir ve kendini Gusto’nun restoranının kanalizasyonunda bulur. Bu sırada Gusto ölmüştür ve yerine başka bir şef geçmiştir. Aynı gün mutfağa yeni bir çöpçü alınmıştır. Remy ise karnını doyurmak istiyordur ve koklayarak mutfağa ulaşmaya çalışmaktadır. Parmaklıklardan çöpçünün çorba yaptığını görür, yeteneksizliği onu sinirlendirir ve o panikle mutfağa düşer. Çöpçü ile Remy’nin arasında tuhaf bir bağ oluşur. Remy yeteneğini göstermek istiyordur, çöpçü de para kazanmak. Birbirlerine destek olarak muhteşem işler ortaya koyarlar ve herkes tarafından onay alırlar. Remy’nin artık daha büyük hayalleri vardır fakat insanların farelerden iğrendiği gerçeği onun işlerini zorlaştıracaktır.

Remy’nin de hayranlıkla izlediği Eyfel Kulesi‘ni ziyaret etmeden dönmeyin. En tepesine çıktığınızda göreceğiniz manzara karşısında büyüleneceksiniz. İlginizi ne kadar çeker bilemem ama filmde camında fareler asılı olan bir restoran var ve bu gerçek. Destruction Des Animaux Nuisibles isimli dükkana sırf merakınızdan uğrayabilirsiniz.

3) Before Sunset (Gün Batmadan):

Julie Delpy ve Ethan Hawke’nin başrollerini paylaştığı romantik bir film olan Before Sunset, trende karşılaşan iki gencin 9 yıl sonra tekrar biraraya gelmesini konu alıyor. 9 yıl önce Viyana’da muhteşem bir gün geçiren iki kişinin birbirlerinden etkilenip, 6 ay sonra birtakım sorunlardan dolayı görüşememeleri sonucunda tamamen farklı hayatlara yönelim göstermesiyle başlıyor her şey. Celine özgürlüğüne düşkün bir Fransız kadını, Jesse ise maceraperest bir Amerikalıdır. Kaderin cilveleri tekrar buluşmalarını sağlar. Jesse yazarlık kariyerinde önemli bir yere gelmiştir ve kitabını tanıtmak için sürekli ülkeleri dolaşmaktadır. Bir gün yolu Fransa’ya düşer. Bir gün Celine bir afişten bunun haberini alır ve heyecanla o günün gelmesini bekler. Tekrar Jesse ile görüşmek için can atıyordur, çünkü içinde bir yerlerde hala onu özlediğini hissetmektedir. Beklenen gün gelir. Jesse kitabı hakkında röportaj verirken, Celine’in onu izlediğini farkeder. Tekrar karşılaşmanın heyecanıyla biraz duraksarlar fakat Jesse’in birkaç saat sonra uçağı vardır. Bu birkaç saati birarada geçirmeye karar verirler. Sayılı saatleri olmasına karşın, konuşacak çok daha fazla şeyleri vardır.

Paris gerçekten Avrupa şehirleri arasında çok özel bir konuma sahip. Celine ile Jesse’in yıllar sonra karşılaştığı ilk yer olan Shakespeare and Company, kitap tutkunları için birebir. Buradan bir kitap alıp, Seine Nehri‘nin kıyısında okuyabilirsiniz. Ruhunuzu tamamen doyurmanızı sağlayacak bu öneri, belki de kendi Jesse/Celine’niz ile tanışmanıza vesile olacaktır.

4) Midnight in Paris (Paris’te Gece Yarısı):

İşte size hemen Paris uçak bileti aldıracak bir film daha! Yönetmenliğini Woody Allen’ın yaptığı, Owen Wilson, Rachel McAdams  ve Marion Cotillard gibi başarılı oyuncuların başrollerini paylaştığı bu film sizi gerçekten çok eskilere ve fantastik bir aleme götürecek. Amerikalı nişanlı çift Gil ve Inez’in hikayesini konu alan film, 2011 yılında vizyona girmişti. Gil, nişanlısına sırılsıklam aşıktır ama Inez ile karakterleri ve dünyaya olan bakış açıları çok farklıdır. Inez’in babası iş için Paris’e gitmek durumundadır. Bunu fırsat bilerek Gil, Inez de onların peşine takılırlar. Gil’in Paris‘e bakış açısı çok farklıdır ve gün geçtikçe de daha çok bağlanmaya, buraya kalmak istemeye başlar. Inez parayı ve statüyü çok seven bir kadındır, Gil ise idol olarak benimsediği yazarların çalışmalarını takip etmekte ve onların izinden gitmeye çalışmaktadır. Inez’in ailesine bağlılığı ve gözünün yükseklerde oluşu, Gil’in ise hayal dünyası onları birbirlerinden uzaklaştırmaya başlar. Bir gece Inez arkadaşlarıyla birlikte eğlenmeye devam etmek ister, Gil ise Inez’in arkadaşlarından pek hoşlanmadığı için biraz odasına gidip dinlenmek ister ve onların yanından ayrılır. Yolda yürürken bir kilisenin önünde durur ve kaybolduğunu farkeder. Gece yarısı kilisenin çanları çalmaya başlar ve yoldan ağır ağır bir araba yanaşır. Hayal dünyasındaki kişiler Gil’i de arabaya davet ederler ve her gece yarısı Gil için daha keyifli bir hal almaya başlar. Hayal dünyasındaki bir kadına aşık olmaya başladığını düşündükçe, her gün daha istekli bir şekilde kilisenin önüne gelir. Yazıları konusunda da hayalindeki idollerden yardım alır, onların verdiği önerilerle çalışmalarına devam eder. Bir gün Inez’in babası Gil’i takip ettirir. Herkes tavırlarının tuhaflaştığının farkındadır. Inez de bu durumdan fazlasıyla sıkılır ve kavga etmeye başlarlar. Gil Paris’te kalmak ve çalışmalarına devam etmek istediğini söyler, ardından ayrılma kararı alırlar. Tam ümitsizliğe kapılacakken, daha önce bir pazarda tanıştığı Fransız güzel çıkagelir.

Filmin başlangıcında gerçekten çok güzel Paris manzaraları veriliyor. Sırasıyla; Eyfel Kulesi, Seine Nehri, Cours la Reine, Sacre Coeur, Place de la Concorde, Pont Neuf ve Rue de la Bonne gibi. Karakterler önce Paris’i gezmeye başlıyorlar. Versay Sarayı’nın terasında, Rodin Müzesi‘nin bahçesinde, Le Meurice‘de kısa kısa görüntüler var. Bunlar Paris’te önem taşıyan yerler ve kesinlikle gezilmeli. Musee De L’Orangerie‘den de birkaç görüntü veriliyor. Bu müzede Monet’in Nilüferler adlı eserleri bulunuyor. Gil’in ise arabaya davet edildiği yer, Saint Etienne Du Mont adlı kilisenin önü. Fantastik bir yolculuğa çıkmak isteyenler buraya uğramalı.

5) Jeux d’enfance (Cesaretin Var Mı Aşka?):

Cesaretin var mı aşka? Çok iddialı değil mi? O zaman hemen filme bakalım: Sophie fazla hayalperest ve sıradışı bir kız çocuğudur. Göçmen olmasından dolayı etrafındaki çocuklar tarafından dışlanır. Julien ise annesi kanser hastalığının yayılmasından dolayı çok büyük bir acıyla karşılaşmak üzeredir. Annesi Julien’e atlıkarınca desenli bir kutu hediye eder. Okula gitmek için servise doğru giderken bir çığlık sesi duyar. Çocuklar Sophie’nin etrafını sarmışlardır ve tüm eşyalarını çamura atmışlardır. Sophie ağlıyordur. Julien elindeki kutuyu ona uzatır ve arada sırada geri almak şartıyla Sophie’ye verir. Böylece aralarında bir anlaşma yaparlar. Bu cesaret gerektiren oyun süresince çok hızlı bir şekilde birbirlerine ayak uydurmaya ve arkadaş olmaya başlarlar. Çoğu zaman başlarına dert açmaya başlasalar da asla geri adım atmazlar. Bir gün Julien’in annesi vefat eder. Babası ilk başlarda Sophie’yi pek sevmez ama Julien’e iyi geldiğini farkedince, Sophie’nin ablasından rica eder ve Sophie artık Julien ile birlikte kalmaya başlar. Yıllar geçer ve hala birliktedirler. İddia devam etmektedir. Birbirlerinden hoşlanmaya başlamışlardır ve ilk yakınlaşmaları da yine iddia ile olmuştur ama Julien tavırları yüzünden Sophie’yi kırmıştır. Julien artık büyümesi gerektiğinin farkına varmıştır. O sırada babası çok sinirlidir. Eşinin ölümünden Julien’i sorumlu tutmaktadır. Bu oyun yüzünden başlarına bunun geldiğini söyler ya Sophie’den ya da kendisinden vazgeçmesini ister. Julien, Sophie’yi seçmiştir fakat Sophie ona çok kızgındır. Bu yüzden tekrar babasının yanına dönmek zorunda kalır ve sınav için çalışmalara başlar. Sophie bu süre boyunca düşünür ve Julien’i affeder. Evlerine gittiğinde babası ile karşılaşır ve tartışırlar. Julien ise derslerine odaklanmıştır. Sophie duygularını açmayı düşünürken, Julien de aynı duyguları hissetmektedir fakat söyleyememektedir. Bir sene sonra görüşmek için sözleşirler. Bu süre içerisinde hayatları fazlasıyla değişecektir. Tam bir yıl sonra tekrar buluşurlar ve yemeğe çıkarlar. İşte asıl macera şimdi başlamaktadır. Oyunu cesareti olan kazanacaktır.

Julien’in, Sophie’ye hediye ettiği ve bu oyunun ana malzemesi olan kutunun üstündeki atlıkarınca deseni bana Paris’in en güzel süslemelerinden olan, Eyfel Kulesi’nin yanındaki atlıkarıncayı hatırlattı. Karakterlerin muhteşem aksanı eminim ki sizleri de içine çekmiştir. Paris filmlerinde birbirine tutkuyla bağlanan insanları gördükçe tekrar aşka inanmam gerektiğini düşünüyorum. Sizce de öyle değil mi? Peki siz aşkınız için kendinizden vazgeçer miydiniz? Bu film hemen Paris otelleri için size rezervasyon yaptırır.

6) Coco Avant Chanel (Coco Chanel’den Önce):

Yine Audrey Tautou’nun başrolünü üstlendiği bir film ile karşınızdayız. Audrey için Fransa turları yapacak pek çok arkadaşım var. Bu film Coco Chanel’in tanınmadan önceki hayatında yaşadığı zorlukları konu alıyor. O dönemde yaşayan kadınların sesini duyuramamasına karşılık gelen bir isim oluyor. Dik duruşuyla her kadının imrendiği bir rol model haline geliyor. Gabrielle küçük yaşta babası tarafından yetimhaneye bırakılır. Orada yıllarca babasının yolunu gözler fakat ne gelen vardır, ne giden. Kardeşiyle birlikte büyürler. Daha sonra para kazanmak için birlikte bir kabarede gösteri yapmaya ve şarkı söylemeye başlarlar. Herkes Gabrielle’e, söyledikleri şarkıdan ötürü “Coco” diye hitap etmeye başlar. Aynı zamanda ek iş olarak, sabahları birlikte terzilik de yapmaktadırlar. Adrienne bir baron ile görüşmektedir ve Gabrielle’i tavırlarından dolayı sürekli yargılar. Daha çok maskülen tavırlı bir insan olan Gabrielle, insanlara karşı mesafeli davranmayı seven biridir. Bir gün Adrienne Gabrielle’e, daha fazla gösteriye çıkamayacağını, baronun ona evlenme teklifi ettiğini ve Paris’e taşınacağını söyler. Bunun üzerine Coco tek başına gösterilere devam etmeye çalışır fakat pek de başarılı olamaz. Kabarede gösteri yaptıkları bir gece Etienne Balsan diye bir adamla tanışır. Artık hayatında büyük bir rol oynayacaktır. Bazı şeylerden yorulan Coco, artık düzenli bir hayatının ve işinin olmasını istiyordur. Eşyalarını toplayıp Paris’e gider ve Etienne’in yanına taşınır. Etienne, Coco’yu tekrar gördüğü için çok şaşırır. Birkaç gün yanında kalmasına izin verir ama Coco artık onun yanından gitmeyecektir. Coco at binmeyi öğrenir, zamanla kendini çok lüks bir hayatın içinde bulur. Sadeliği sevdiğinden ötürü bu lüksün içinde biraz sırıtır fakat gün geçtikçe kendi tarzıyla da insanların dikkatini çekmeye başlar. Zengin kadınlara yeni kıyafetler diker ve beğenilerini alır. Daha sonra Roy diye bir iş adamıyla tanışır. Artık hiçbir şey kolay olmayacaktır, çünkü Coco aşık olmuştur fakat bu şimdiki kimliğine bürünmesine bir engel değildir. Yüreğinin sesini dinleyerek gittikçe devleşmeye ve tanınmaya başlar.

En başta söylediğim gibi, Paris dendiğinde akla ilk gelen kelimelerden bir tanesi kesinlikle “moda” olmalı. Coco Chanel‘in yapmacıklıktan uzak tavırları ve bir kalıba girmeden, kendine özgü giyiniş tarzı dikkat çekiyor. Bu da Paris’in moda konusunda ilk sıralarda olmasının sebeplerinden biri. Coco ile Etienne’nin tanıştığı yer Le Grand Vefour olarak geçiyor fakat burası Paris’te değil. Art Nouveau adlı, Paris’in en iyi restoranlarından biri olan yerin tarzında dekore edilmiş. Siz de Art Neuveau’ya gidip çok lezzetli yemekler yiyebilirsiniz. Paris’te uğrayabileceğiniz iki mekan gösterilmiş; Theatre du Chatelet ve 31 Rue Cambon. Bu tiyatro, Coco’nun Emilienne ile şapka kreasyonlarını tanıtmak için görüştüğü yer. 31 Rue Cambon ise Chanel’in efsanevi dükkanı.

7) La Vie En Rose (Kaldırım Serçesi):

Ünlü sanatçı Edith Piaf’ın hayatını konu alan bir film. Edith’in annesi şarkıcıdır ve hayali daha çok para kazanmak ve tanınmaktır. Bu yüzden bir süre sonra Edith’i terkeder. Babası da onu alıp, bir tanıdığının yanına bırakır fakat burası bir çocuk için hiç de uygun bir yer değildir. Edith hızlıca büyür ve burada çalışan insanlar da onu çok severler ve bağlanırlar. Büyüdükçe sürekli sağlık sorunlarıyla karşılaşır. Gittikçe zayıflar. Bir gün babası Edith’i tekrar almaya gelir ve onunla birlikte sirkte çalışmasını ister. Fakat orada da iş tutturamaz ve birlikte sokak sanatçılığı yapmaya başlarlar. Bir gün seyirciler babasının gösterisini beğenmezler ve daha etkileyici bir gösteri yaparsa para vereceklerini söylerler. O sırada Edith şarkı söylemeye başlar ve herkes büyülenir. Bundan sonra babası gazinoda, kendisi de sokakta çalışacaktır. Zamanla tanınır ve güzel bir iş teklifi alır. O da artık bir gazino sanatçısıdır. Günler, aylar, yıllar geçer, artık Edith herkes tarafından beğenilmiş ve tanınmıştır. Hızlıca ünlenir ve şöhretin getirdiği hayal dünyasına dalmaya başlar. Bununla birlikte zorluklarla da karşılaşmaya başlamıştır ve kolay kolay da kurtulamayacaktır. Hastalığı nükseder ve bayılmaları artar. Bir gün Fransız bir güreşçi ile tanışır ve ona aşık olur. Onsuz yaşamayacağını düşünüyordur. Kader bu ya, onsuz yaşamak zorunda kalacaktır. Mesafeler engel olmaya başlayacak, dayanılması güç bir hal alacaktır. Bir gün sevgilisini yanına çağırır. Sabah görüşeceklerini sanırken, gelen ölüm haberi onu sarsar. Artık hiçbir şeyle mücadele etmek istemiyor, gittikçe hastalığına yenik düşüyordur.

La Vie En Rose adlı şarkıyı duyduğunuzda siz de kendinizi Paris sokaklarında yürürken hayal etmiyor musunuz? Edith Piaf’ın büyüleyici sesiyle ruhumuzun en derinlerine kadar işleyen bu şarkı zaten Paris’e gitmek için başlı başına bir sebep olarak gösterilebilir. Filmle birlikte ünlenen Brasserie Julien‘e uğramanızı tavsiye ederim. Çok şık bir mekan ve filmde gördüğünüz sahneleri gözünüzün önüne getirmek adına muhteşem bir deneyim.

 

 

İlgili Yazılar

İLETİŞİM

Yeniliklerinizi duyurmak ve seyahat tecrübelerinizi paylaşmak için aşağıdaki adres ve telefonlardan bize ulaşabilirsiniz.

E: info@yoldasin.com
E: reklam@yoldasin.com
T: (+90 212) 373 92 56
F: (+90 212) 291 55 51
A: Büyükdere Caddesi 16 34360 Şişli / İSTANBUL

Gönderiliyor

©2019 yoldasin.com Her Hakkı Saklıdır

veya

Bilgilerinizi mi unuttunuz?

veya

Create Account